Emircan Soksan

Türkiye’ye döndüğümden beri burayı baya boşladım. Roma’nın rahatlığından sonra İstanbul’daki herşey benim için jet hızında ilerliyor. Bu durumdan şikayetçi de değilim pek. Styleboom’la beraber gerçekleştirdiğimiz ve Deniz Eslek’in bize modellik yaptığı Woozy’den sonra geçtiğimiz günlerde yeni bir işbirliği için kolları sıvadım. Bu sefer de yine eski modellerimden ve başarılı bir blogger olan Meriç Küçük’le beraber blog’unun ikinci yıl partisi için bir video yapmaya başladık. Oldukça yorucu ve eğlenceli ve bir hafta süren çekim sonrasında Maritsa‘nın 2 yılını canlandırdık. Video’yu ilk olarak After 2 years with Maritsa partisinde yayınladıktan sonra, sıra burada. İyi seyirler! 

After video-art, now the photoset of Woozy is on air. Like we said before, fasten your seatbelts again and let us drive you.

Photographed by Emircan Soksan
Fashion Editor Styleboom - style-boom.blogspot.com
Bag Designs from Mualla by Duygu Kanadıkırık
Modelling Deniz Eslek
Music by Cold War Kids
Special Thanks to TheMagger

Bu ay theMagger’ın theMet(ropolitan) bölümündeyim. Buyrun buradan alalım sizi. 

http://themagger.com/Magger/Dergiler/theMetropolitan15.aspx#/page/67

Bu ay theMagger’ın theMet(ropolitan) bölümündeyim. Buyrun buradan alalım sizi. http://themagger.com/Magger/Dergiler/theMetropolitan15.aspx#/page/67

Time to speed up. After long time, we came together with one of the best fashion blogger Styleboom and our unique model Deniz Eslek for brand new masterpiece. So we did it again. Fasten your seat belts and let us drive you. See you soon with photos.

Directed by Emircan Soksan

Fashion Editor Styleboom - style-boom.blogspot.com

Bag Designs from Mualla by Duygu Kanadıkırık

Modelling Deniz Eslek

Music by Cold War Kids

Special Thanks to TheMagger

La Fuga
Directed by Emircan Soksan
Designers Carlotta Rossi & Giulia Benucci
Modelling Tanja Hamester
Music by Philip Glass “Japura River”
Thanks to Accademia di Moda e Costume
Rome,2012.
All rights of the materials are reserved. Please do not use without permission.
For more, visit: http://facebook.com/emircansoksan

Different land, different language, different aspects of art and design. This time we came together with talented people in the city of gods, Rome. Here it’s the video-art of “La Fuga”. Photos are coming soon too. Ci vediamo a presto! / Farklı bir toprak, farklı bir dil, farklı sanat ve tasarım görüşleri. Bu sefer birbirinden yetenekli insanlarla tanrıların şehri Roma’da bir araya geldik. La Fuga, şimdi video’suyla karşınızda. Yakında fotoğraflar da geliyor. Görüşmek üzere!

Directed by Emircan Soksan
Designers Carlotta Rossi & Giulia Benucci
Modelling Tanja Hamester
Music by Philip Glass
Make up by Carlotta Rossi
Thanks to Accademia di Moda e Costume 

2012

From Verona to Venice, with love. 


Türkiye’ye döneli bir hafta kadar oldu ama halen seyahat albümlerini bitiremedim. Roma’daki son günlerimizde son bir kez Erasmus organizasyonuna katılıp Venedik karnavalına katılmaya karar verdik. Venedik’ten önce ilk durağımız Verona’ydı ve otobüsten iner inmez karnaval konvoyuyla karşılaştık. İnanılmaz bir coşku. Havadan konfeti yağıyor sürekli. Herkes mutlu, herkes neşeli. Bol bol fotoğraf çektikten sonra hemen bir Venedik pastanesi bulup girdik ve tabii ki yine birşeyler yedik. Yemekten sonra kendimizi daha zinde ve daha mutlu hissedip sokaklardan birine girip Verona’nın ara sokaklarına kendimizi bıraktık. Bir barın önünde spritz içen insanları görünce hemen bizim de içmemiz gerektiğine karar verdik ve turistik gezimize biraz ara verip, sadece o andan keyif almaya odaklanıp, spritz’lerimizi alıp, sokağın kenarına gidip bir yandan onları içerken bir yandan da caddeden geçen kostümlü insanları seyrettik. Derken otobüse geciktiğimizi fark edip uçarak otobüse gittik. Hemen ardından Venedik’e doğru yol aldık. Venedik küçük bir şehir olduğundan Venedik’e bir bot mesafesindeki Fusina’da bir kamp alanına yerleştik. Kamp alanı sandığımız kadar korkutucu değildi. Prefabrik evde üç kişi kaldık, odalar sıcak ve kuruydu. Bu 6 ay içinde çok daha beter yerlerde kalınca burası bizim için bir saray dairesiyle aynı değerdeydi. Hemen eşyalarımızı bırakıp, biraz dinlenip, geç bir akşam yemeği için kamp alanının restoranına gittik. Yemekten sonra yine ülkenin bu bölümünde çok yaygın olan bir şarap türü olan Prosecco’lardan bir tane açtırdık. Bir de tabii ondan önce biraz spritz içmeyi unutmadık. Keyfimiz iyice yorgunluk falan dinlemeyip yerine gelince alanın kulübüne kendimizi attık. İnanılmaz eğlenceli bir geceden sonra ertesi günkü Venedik karnavalından önce dinlenmek için odalara çekildik. Derken ertesi gün, botlarla Venedik’in şehir merkezine vardık. Fazla söze gerek yok. İnanılmaz bir şehir. İtalya’da Floransa’yla beraber en çok sevdiğim şehir Venedik oldu. Her bir sokak başka bir süprize açılıyor. Her gün başka bir oyun, başka bir köprüden geçip, başka bir dünyaya gidiyorsun. Sürekli bir heyecan, daracık sokaklar, rengarenk binalar. Sanki birileri demiş ki “öyle bir şehir yapalım ki herşey film gibi olsun”. Ne bir eksik, ne bir fazla. Kısacası kelimeler kifayetsiz. Karnavalda ise insanlar kostümlerindeki yaratıcılıklarıyla adeta birbirleriyle yarışmışlar. Venedik’teki iki günümüz kelimelere sığmaz bir deneyimdi. Benim gibi kaybolmayı seven insanlar için tam yeri Venedik. İnsanı sürekli başka bir maceraya sürekliyor. Neyse, en iyisi gerisini fotoğraflara bırakmak. Fotoğrafların tamamı her zamanki gibi facebook’umda. Görüşmek üzere!

Ciao Italia! Ciao l’amore! Tanti baci! Promettimi ci rivedremo presto! 
Roma, her binada, her bir kaldırım taşında, her bir çeşmenin yanında, heykellerin gölgesinde, Tevere’nin kenarına usulca dökülen kuru yapraklarında, her bir meydanında, her köşedeki mütevazi barlarında, görkemli kiliselerinde, binaların avlularında, köprülerinde, köprülerin silüetlerinde, siren seslerinde, karışıklığındaki ahenkte bana kendimi bulmama yardım ettiğin için ve her bir sokağın köşesinden döndüğümde beni birkez daha şaşırttığın için; esnek çalışma saatlerinle, rahatlığınla, heyecanlı insanlarınla, ucuz kahvenle, kruvasanınla, pizzanla, makarnanla, şarabınla, dondurmanla, gorgonzolanla, yemeğe, kendine, hayata değer veren ve herşeyden zevk alan insanlarınla, zamansız toplu taşıma grevleri dert etmemenle, aslında birçok şeyi dert etmemenle, mutlu olmanla, mutlu etmenle, hayata olan tutkumu arttırdığın için ve 6 ay önceki Emircan’ı tamamen değiştirdiğin için teşekkür ederim. Biliyorum ki, yakın zamanda tekrar görüşeceğiz. 
Rome, Thanks for helping me find myself in every buildings, on every stone of sidewalks, beside of every fountain, on shadow of statues, with dry leaves falling softly to the edge of Tevere, in every square, in bars on each corners, in majestic churches, on courtyards, on bridges and on the silhouette of bridges, with the siren sounds, with the harmony of your mess, with your music and thanks for surprising me every time when i turned from one of your narrow streets. Also, thanks for changing my outlook of life and increasing my passion with your flexible working schedule, with your cosiness, with your exciting and emotional people, with your cheap coffee, cornetto, pizza, pasta, wine, ice cream, gorgonzola, with your awareness of pleasure, life and love, with not worrying about all these public transport strikes and also with not worrying about anything and most of all with being happy and trying to make others happy. I am sure that we will meet again soon. I will carry this italian soul that you gave me always. 
Roma, Grazie per l’aiuto che mi trovano nei ogni edifici, sulla ogni pietra dei marciapiedi, a fianco della fontana tutti, all’ombra di statue, con le foglie secche che cadono dolcemente sul bordo del Tevere, in ogni piazza, nei bar su ogni angoli, nelle chiese maestose, in cortili, sui ponti e sulla silhouette di ponti, con la sirena suona, con l’armonia del vostro disordine, con la tua musica e grazie per sorprendermi ogni volta quando ho girato da una delle strette strade. Inoltre, grazie per aver cambiato la mia visione della vita e aumentare la mia passione con il vostro programma di lavoro flessibile, con la vostra accoglienza, con le persone interessanti ed emotivo, con il caffè a buon mercato, il cornetto, la pizza, la pasta, il vino, il gelato, gorgonzola , con la consapevolezza di piacere, vita e amore, con non preoccuparsi di tutti questi scioperi dei trasporti pubblici e anche di non preoccuparsi di nulla e soprattutto con l’essere felici e cercando di rendere felici gli altri. Sono sicuro che ci rivedremo presto. Grazie per essere gentile con me ogni volta e ovunque. Porterò l’anima italiana che mi hai dato sempre.

Ciao Italia! Ciao l’amore! Tanti baci! Promettimi ci rivedremo presto! 

Roma, her binada, her bir kaldırım taşında, her bir çeşmenin yanında, heykellerin gölgesinde, Tevere’nin kenarına usulca dökülen kuru yapraklarında, her bir meydanında, her köşedeki mütevazi barlarında, görkemli kiliselerinde, binaların avlularında, köprülerinde, köprülerin silüetlerinde, siren seslerinde, karışıklığındaki ahenkte bana kendimi bulmama yardım ettiğin için ve her bir sokağın köşesinden döndüğümde beni birkez daha şaşırttığın için; esnek çalışma saatlerinle, rahatlığınla, heyecanlı insanlarınla, ucuz kahvenle, kruvasanınla, pizzanla, makarnanla, şarabınla, dondurmanla, gorgonzolanla, yemeğe, kendine, hayata değer veren ve herşeyden zevk alan insanlarınla, zamansız toplu taşıma grevleri dert etmemenle, aslında birçok şeyi dert etmemenle, mutlu olmanla, mutlu etmenle, hayata olan tutkumu arttırdığın için ve 6 ay önceki Emircan’ı tamamen değiştirdiğin için teşekkür ederim. Biliyorum ki, yakın zamanda tekrar görüşeceğiz. 

Rome, Thanks for helping me find myself in every buildings, on every stone of sidewalks, beside of every fountain, on shadow of statues, with dry leaves falling softly to the edge of Tevere, in every square, in bars on each corners, in majestic churches, on courtyards, on bridges and on the silhouette of bridges, with the siren sounds, with the harmony of your mess, with your music and thanks for surprising me every time when i turned from one of your narrow streets. Also, thanks for changing my outlook of life and increasing my passion with your flexible working schedule, with your cosiness, with your exciting and emotional people, with your cheap coffee, cornetto, pizza, pasta, wine, ice cream, gorgonzola, with your awareness of pleasure, life and love, with not worrying about all these public transport strikes and also with not worrying about anything and most of all with being happy and trying to make others happy. I am sure that we will meet again soon. I will carry this italian soul that you gave me always. 

Roma, Grazie per l’aiuto che mi trovano nei ogni edifici, sulla ogni pietra dei marciapiedia fianco della fontana tutti, all’ombra di statue, con le foglie secche che cadono dolcemente sul bordo del Teverein ogni piazza, nei bar su ogni angolinelle chiese maestose, in cortilisui ponti e sulla silhouette di ponti, con la sirena suona, con l’armonia del vostro disordine, con la tua musica e grazie per sorprendermi ogni volta quando ho girato da una delle strette stradeInoltregrazie per aver cambiato la mia visione della vita e aumentare la mia passione con il vostro programma di lavoro flessibile, con la vostra accoglienza, con le persone interessanti ed emotivocon il caffè a buon mercato, il cornetto, la pizza, la pasta, il vinoil gelatogorgonzola , con la consapevolezza di piacere, vita e amore, con non preoccuparsi di tutti questi scioperi dei trasporti pubblici e anche di non preoccuparsi di nulla e soprattutto con l’essere felici e cercando di rendere felici gli altriSono sicuro che ci rivedremo presto. Grazie per essere gentile con me ogni volta e ovunquePorterò l’anima italiana che mi hai dato sempre.

Roma’dan dönmeden hemen önce nihayet ilk ve son çekimimi gerçekleştirdim. 6 ay beklediğimize değdi. Tasarımcımız Accademia di Moda e Costume‘den Carlotta Rossi. Modelimiz benim gibi bir Erasmus öğrencisi olan Tanja Hamester. Fotoğraflar ve video pek yakında facebook sayfamda. Şimdilik görüşmek üzere.

Roma’dan dönmeden hemen önce nihayet ilk ve son çekimimi gerçekleştirdim. 6 ay beklediğimize değdi. Tasarımcımız Accademia di Moda e Costume‘den Carlotta Rossi. Modelimiz benim gibi bir Erasmus öğrencisi olan Tanja Hamester. Fotoğraflar ve video pek yakında facebook sayfamda. Şimdilik görüşmek üzere.

Son Durak: Madrid. 

Son durağımız Madrid’e geldiğimizde artık bizdeki güç tamamen tükenmişti. 3 farklı şehir ve 2 farklı ülkeyi kışın ortasında bir haftada gezmenin çok da iyi bir fikir olmadığını bile(!) düşünmeye başladık. Sonuç olarak Madrid’e geldiğimizde yine bizi İspanya’nın Avrupa’ya yakışır raylı toplu taşıma sistemi karşıladı. Burada bizi oda arkadaşımın ablasının arkadaşı misafir ettiğinden onun evine doğru yol aldık. Ev merkeze bir 25 dk uzak, nasıl gezeceğiz vs düşünürken eve geldiğimizde bizi karşılayan kuru fasulye, pilav ve ev yapımı kaymaklı yoğurtla tüm günümüzü evde harcayabileceğimize karar verdik. Zaten hava inanılmaz soğuktu. Türk misafirperverliği karşısında gözlerimiz dola dola yemeklerimizi yedik. İşin şakası bir yana Türk mutfağının kıymetini bu erasmus süresince iyice anladık. İtalyan, Uzakdoğu, Fransız, İspanyol mutfağı bir yana Türk mutfağı inanılmaz zengin, inanılmaz lezzetli. Kısacası yemişim tapasını, paellasını bir kurufasulyeye tav olduk. Neyse. Milliyetçiliğin doruğuna çıktığımız yemek yeme sürecinden sonra artık enerjimizi toplayıp Madrid’in merkezi SOL meydanına doğru yol aldık. Öncelikle burada şu meşhur İspanya’nın 0 (sıfır) noktasına bir basalım desek de bir türlü bulamadık. Sonra saçma sapan gezdikten sonra tam ümidimizi kaybetmişken bir taşın üzerinde 0 noktası yazdığını fark ettik. Yine ufak bir hayal kırıklığı. İnsan bir anıt, bir heykel bekliyor tabii. Adettendir deyip, basıp devam ettik. Hemen sonra Plaza Mayor‘a gittik. Ama hava yağmurlu ve soğuk olduğundan oradaki tek deli olarak biz bulunuyorduk. Derken artık buna daha fazla dayanamayıp birşeyler atıştırıp eve döndük. Ertesi gün yine aylaklıktan ötürü öğleden sonra anca merkeze gelebildik. Yine adettendir deyip bir iki tarihi birşey görmeye karar verdik (artık birşeyden sonra soğuktan ötürü insan zorunluluktan yapıyormuş gibi hissediyor) La Almudena kilisesine baya fırtınalı bir hava eşliğinde ulaştık. Biraz kilisede fotoğraflar çekip (aslında ısınıp), mimarisini inceledikten sonra (aslında dinlendikten sonra), hemen katedralin yanındaki (kazayla rastladığımız) Plaza de La Armedia‘ya uğradık. Palacio Real saatten ötürü kapalıydı, bizim de en hevesli günümüz değildi zaten. Oradan da Plaza de Oriente‘den, şöyle çocuk parklarındaki artık çamur olmuş kumlara bata çıka Teatro Real‘e vardık. Buraya daha önce de Cafe Madrid adında güzel bir kafeye gelmiştik. Derken, döner ayak son bir tapas yiyelim diye bir restorana girdik ve ançüezli, adını hatırlamadığım başka bir balıklı ve tavuklu vs. tapaslardan yedik. Hemen ardından uçarak eve gittik. Turistik açıdan pek verimli olmasa da dinlenme açısından çok güzel bir durak oldu Madrid. Ertesi gün ise yine buraya, Roma’ya döndük. Soğuktan makinemi çıkarmaya bile üşendiğim için tek fotoğraflar bunlar ne yazık ki. Sırada Venedik var, hadi bakalım. Görüşmek üzere.

Bruxelles: Les néons, les Léon, les noms de dieu.

Nihayet Brüksel fotoğraflarını arşivden çıkarabildim. Açıkçası tam neler yaşadık hatırlayamayacağım kadar zaman geçti üstünden. Barselona’da havaalanında geçirdiğimiz yorucu bir geceden sonra Brüksel’e vardık. Brüksel’de paraya biraz kıyıp doğru düzgün bir otelde konaklıyoruz. Hava baya soğuk tabii. Otelde şöyle bitmeyen sıcak suyla (ki bunun nasıl bir nimet olduğunu bu 6 aylık erasmus olayında anladım) duş alıp, biraz uyuyup ilk hedefimiz Grand Place‘e doğru yola çıkıyoruz. Brüksel’in şehir merkezi çok küçük. 9 euro verip aldığımız metro kartını 2 kez anca kullanmışızdır. Grand Place’de birazcık turistik görevimizi yerine getirip hemen yiyecek arayışına giriyoruz. Brüksel diğer avrupa ülkelerinden farklı olarak tam bir Türk istilasına uğramış durumda. Ama baklavacısından, kebapçısına herşeyi bir arada görünce bu durumdan şikayet de etmiyoruz. Grand Place’in arka sokaklarından birinde öğle yemeğimizi kebap ve ayranla (!) yapıyoruz. Baya başarılı tabii. Oda arkadaşım neredeyse ağlayacak. Milliyetçilik hat safhada. Derken bir yerde şerbetli tatlılar ve kurabiyeler yapan bir dükkan buluyoruz. Kapalı bir kadın işletiyor, haliyle Türk olabileceğini düşünüyorum ama bize Fransızca cevap veriyor. Meğersem değilmiş. Orada da şöyle birkaç şerbetli tatlı götürüyoruz. İlk gün böyle geçtikten sonra ikinci günde de yine turistik geziye soğuğa aldırış etmeden devam ediyoruz ve akşama doğru yağmur başlıyor ve pes edip, yine kendimizi tembelliğe ve açlığa bırakıp birşeyler yiyip otele gidiyoruz. Akşam için de hedefimiz midye bira yapmak için ünlü Chez Léon‘a gitmek. Ortam çok güzel. Midyeler de pek tabii. Yemekten sonra Chez Leon’un hemen yan tarafında adını hatırlayamadım ama yüzlerce çeşit birası olan bir bara gidiyoruz. Barmene “bize sert birşeyler ver” diyoruz, o da sağolsun sırasıyla değişik biralar getiriyor bize. Orada Brüksel’in bira koleksiyonunda bir yolculuk yaptıktan sonra waffle yemeye karar veriyoruz. Waffle tabii güzel ama benim için fazla ağır. Bizim waffle’ımız daha bir kreple waffle arası olduğundan daha bana hitap ediyor. Yemesi daha hafif. Bu arada şu an zaman kavramına bağlı kalmadan anlatıyorum ama bir ara da meşhur Meineken heykelini görmeye gidiyoruz. Hatta bulmak için de baya uğraşıyoruz. Derken, karşımızda minicik bir çıplak çocuk figürü buluyoruz. İnanılmaz bir hayal kırıklığı benim için. Özel günlerde veya duruma göre onu farklı kostümlerle giydiriyorlarmış. Hatta kostümlerinin sergilendiği bir müze bile varmış. Ama o kadar hayal kırıklığına uğradım ki fotoğrafını bile çekmeye tenezzül etmedim. Derken gece birkaç mekana gidip eğleniyoruz. Bu arada Brüksel küçük bir yer olmasına karşın gece hayatı baya iyi. Barselona’da haftaiçi bulunduğumuzdan dolayı bulamadığımız gece hayatını burada buluyoruz. Son gece Brüksel’in geleneksel bol soslu patates kızartmalarından da yiyip 3’te otele dönüyoruz. 6 gibi uyanmamız gerekirken uyuyakalıp 7’de uyanıyoruz ve uçağa yetişme gerilimi yaşadığımız 1 saat sonrasında Charleroi için otobüse binip havaalanına varıyoruz. Brüksel’den sonra da Roma’dan önceki son durağımız Madrid. Onu da umarım yakında koyacağım. Bu haftasonu da Venedik Karnavalında olacağız. İlk kez gideceğimiz için baya heyecanlıyız, hadi bakalım. Ayrıca İstanbul’a kesin dönüş biletimi vizemin bitmesine birgün kalaya 29 şubat’a aldım. Biraz burukluk var ama elbet bir gün tekrar buralara döneceğimi biliyorum. Şimdilik bu kadar. Bu arada fotoğrafların devamı için tıklayın

AltaRoma Fashion Week - Gün 1: Marta Ferri defilesi.

İlk gün, Silvina Maestro defilesinden hemen sonra tekrar bir basın lounge’ına uğradım. Karnım aç. Herkes birşeyler yiyor. Herkesin elinde küçük sandviçler var. Belli ki öğle ikramı, ama ben bir türlü bulamıyorum. Bu konudaki şanssızlığım efsane derecesinde artık. IFW’de de insanlar basın lounge’ında şaraplarını içerken ben su bulunca heyecanlanırdım. Şimdi de en fazla kek bulabiliyorum. Derken içimi bir burukluk alıyor. İstanbul’u özlüyorum. Moda Haftasının en güzel yanlarından biri bütün tanıdıkları bir çatı altında görmek, marjinallikten ölen tipler hakkında dedikodu yapmak. İnsan bunu yapacak birini bulamayınca biraz sıkılıyor tabii. Lounge’da biraz zaman geçirdikten sonra Marta Ferri defilesi için salona girdim ve yerimi aldım. Defilelerin bir çoğu neredeyse 1 saat gecikmeli başlıyor. Pek tabii Marta Ferri’ninki de öyle oluyor. Ama bayadır izlediğim en eğlenceli defilelerden biri. Tam bir latin rüzgarı estirdiler podyumda. Modeller de biz de baya eğlendik. Devamı fotoğraflarda

Alta Roma Fashion Week - Gün 1.


Luigi Borbone’lu pre-opening defilesinden hemen sonraki gün Alta Roma Moda haftası resmen başladı. Ben tabii ki tembellikte sınır tanımadığım için, güne 1 sergi, 1 açılış, 1 defile kaçırarak başladım. Ne yazık ki moda haftasıyla saat dilimlerimleriz bir türlü uyuşmadı. Neyse, Roma’da katıldığım ilk moda haftasının gerginliğiyle giyinip, biraz da süslenip, Moda haftasının ana üssü, S.Spirito in Sassia’ya vardım. Roma olunca tabii ki moda haftası üssü eski bir kilise ve müze. İlk iş giriş kartımı almak için basın masasını gitmek oldu. Hemen ardından basın lounge’ına uğradım. Ne yalan söyleyeyim, IFW’de bizi baya şımartmışlar. Gözüm bir şampanya, en azından bir şarap aradı ama sadece espresso ve meyve suyu bulabildim. Bizdeki gibi onlarca bilgisayar da yok. Sadece gerçekten 10 tane var ve zaten 5’i AltaRoma organizasyonu tarafından rezerve edilmiş. Neyse asıl işimize odaklanalım deyip defile alanını buldum. İtalyanca konuşmayı tamamen bıraktım bu arada. İngilizce konuşunca insanlar çok daha bir ilgili oluyor. “Yabancı basın” olayı sanırım. İtalyanca konuştuklarında anlamıyormuş gibi yapıyorum. Derken defile alanına geliyorum ve bana oturacağım yeri gösteriyorlar. İkinci sıra. Fena sayılmaz. Türkiye’deki gibi öyle isteyen istediği yere oturamıyor. Basın bölümünün bile belli sektörleri var, belli bir sıralamaya göre oturtuluyorsun. Herkesin numarası da belli. Bu arada herkes o kadar çirkin giyinmiş ki Zara’dan 5 euro’ya aldığım kravatla çok önemli bir insanmış gibi gözüküyorum. Ve tabii ki iki tane eksik olmasın liseli “bryanboy” var ortada. Onlar da beni kesiyor, ben de yalandan önemli notlar alıyormuş gibi yapıyorum ama aslında telefonda Path’e birşeyler yazıyorum. Derken defile başlıyor. Silvina Maestro’ya ait. Minimal ama yine de feminen tonlar, kesimlerden ödün verilmemiş derkeen bu işte o kadar da iyi olmadığımı belirtip daha da iyi olduğum bir işle, defilenin fotoğraflarıyla sizi baş başa bırakıyorum. İkinci defile ise Marta Ferri’ye aitti. Onlar da bundan sonra tabii ki. 

Alta Roma Fashion Week Pre-opening with Luigi Borbone.

Dün gece Alta Roma Moda Haftası resmen başladı. İlk katıldığım defile Luigi Borbone’dan. Defile meşhur Via Del Corso’nun girişindeki yine meşhur Piazza Colonna’daki en havalı palaslardan Palazzo Ferrajoli’deydi. Roma’da kaldığım süre boyunca ilk defa bu kadar şık insanı bir arada görmenin haklı mutluluğunu yaşadım. Defileden ilk fotoğraflar burada.

La Passione Latina, La Buona Cucina, Barcellona.

Latin ateşi, enfes mutfak kültürü ve tabii ki Barselona.

Açıkçası Roma’da o kadar yoğun bir hayatım olduğu söylenemez ama her nasılsa şu bloga bir türlü zaman ayıramaz oldum. Alt üstü iki fotoğraf koyup iki üç kelime yazmak bu kadar zor olmamalı deyip nihayet başlıyorum.

Bundan 15 gün önce oda arkadaşımla beraber sadece 1 haftalık küçük bir Avrupa turu yaptık. Barselona‘yla başladık. Plan 2 gece hostelde kalıp, son gece ne de olsa ertesi gün uçuşumuz çok erken deyip, biraz da cimrilikten, havaalanında kalmak. 

RyanAir’le geçirdiğimiz mükemmel bir uçuştan sonra, Barcelona-El Prat havaalanına vardık. Havaalanı metrosuyla, diğer şehiriçi metrosuna bağlanıp Barselona’nın en ünlü muhitlerinden Catalunya‘ya yürüme mesafesindeki hostelimizi aramaya koyulduk. Numara 42. Yürüyoruz, yürüyoruz, 40 var, 41 var, 43 var, 42 yok. Uzun bir uğraştan ve birkaç kez önünden geçtikten sonra nihayet hostelimizi bulduk. Hostelimizi 80’lik bir çift işletiyor. Booking.com’da yazıldığının aksine ingilizce de bilmiyorlar. Biz İtalyanca konuşuyoruz, onlar İspanyolca. Bir şekilde anlaştık ve odamıza yerleştik. Tabii ki binamız eski. Odamızın bir camı var ve binanın depo olarak kullanılan avlusuna bakıyor. Camı açmamaya karar veriyoruz. Oda arkadaşım da ben de biraz klostrofobik olduğumuz için odada fazla kalmadan biraz dinlenip yemek yemeğe çıkıyoruz. 

Tabii Plaça Catalunya‘ya doğru yürüyoruz. Işığın ve insanların olduğu tek yer. Avrupa ülkelerinde genel durum bu. İhtişamlı caddeler, insan odaklı yapılmış meydanlar, parklar var her yerde. Tek eksik insan. Biz de o boşluğu dolduruyoruz. Catalunya’daki mekanlar çok pahalı. Biz de ilk iş olarak paella denemek istediğimizden biraz daha araştırmaya koyuluyoruz. Derken Bottiglia adlı bir mekana oturuyoruz. Baya gösterişli. Bizi aşacağını da biliyoruz, ama “en fazla ne kadar batabiliriz ki” mantığı var kafamızda yine. Deniz ürünlü paella istiyoruz. Benim için tam bir imtihan. Bütün deniz hayvanları orada canlı kanlı duruyor, oldukça zorlu bir süreçten sonra bir şekilde güvecimi bitiriyorum. Açıkçası doyuyorum da. Oradan kalkıp biraz etrafı turladıktan sonra hostelimizin karşısındaki bara gidiyoruz, birkaç birşey içmeye. Sangria‘yla başlıyoruz. Dünyanın en güzel içkisi değil tabii ama güzel. Coğrafyadan fazla uzaklaşmadan tekila shot yapmaya karar veriyoruz. Tekila “shot”tan ziyada “shooot”. Uzun bir bardak geliyor, rakı bardağından hallice. İki seferde shot’ımı yapıp, arkadaşımın içemediği shot’ı da hüpletip, iyice kafa olduktan sonra mekandan ayrılıyoruz. Gece, El Gotik‘te yürümeye, bulursak da bir mekana girmeye karar veriyoruz ama ikimiz de içten içe çok yorgunuz. Sokaklar daracık, film seti gibi ama bomboş. Barcelonetta plajına kadar yürüyoruz ama haftaiçi olmasının verdiği bir durumdan dolayı her yer bomboş. Biz de yorgun olduğumuzdan hostele dönüyoruz ve kafayı yastığa koyar koymaz uyuyoruz.

İkinci gün de turistik gezimize başlıyoruz. İlk durak Sagrada Familia tabii ki. Gaudi dehası. Asansörle kulelere çıkıyoruz. Yürüyerek aşağı ineceğiz tekrar ama arkadaşım vazgeçip asansörü kullanıyor. Ben de gaza gelip tek başıma aşağı inmeye başlıyorum. İniyorum, iniyorum, halen bir son yok. Bir ara sanırım aniden basan sessizlikten ve karanlıktan olacak, küçük bir klostrofobik kriz geçiriyorum ve telefonla biraz uğraşıp moddan çıkıp tekrar yürümeye koyuluyorum ve aşağı yaklaşırken cama yazılmış bir yazı karşılıyor beni: “Gaudi is insane”. Ama zaten dahilikle, delilik arasında da ince bir çizgi var. Oradan sonra baya yorgunuz ve açıkçası turistik gezi de pek ilgimizi çekmiyor. Yakınlardaki birkaç kiliseyi geziyoruz ve yine başka bir meşhur cadde El Rambla‘ya gidiyoruz. Ama her zamanki gibi aklımız tabii ki yiyecek şeylerde. Ama zaten bir ülkeyle ilgili en güzel şey oranın kültürüne ait şeyleri yiyebilme imkanının olması. Meşhur pazar yeri La Boqueria‘ya gidiyoruz. Yüzlerce çeşit meyve, deniz ürünü, tatlılar, çikolatalar. Küçük ölçekte bir cennet. Ve pahalı da değil. Küçük plastik tabaklarda meyve tabakları alıp yiyoruz, ardında da baklava. Tabii ki bizimki gibi değil. Ardından da çikolata. İyice karıştırdıktan sonra hostele dönüp biraz dinlenip tekrar çıkıyoruz. Evet, yine açız. Bu seferki amacımız diğer bir geleneksel yemek tapas bulmak. Bir yerde 15 euro’ya buluyoruz. Parantez içinde en fazla iki kişilik yazdığı için bunu lehimize anlayıp toplamda 15 euro verip iki kişilik porsiyon alacağımızı sanıyoruz. Tabaklar gelip, tabaklar gidiyor, bir yandan litrelerce sangria. Diğer yandan da “e bunlar nasıl kar ediyor” düşüncesi. Derken en fazla iki kişilik’i yanlış anladığımızı anlıyoruz ve mekandan 30 euro hesapla ayrılıyoruz. Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde yine ıssız ara sokaklarda dolanıyoruz. Sadece kendimizin olduğu sokaklarda adım sesleri hissetmeye başlıyoruz yavaş yavaş yaklaşan. Arkadaşım “biraz hızlanalım bence” demeye kalmıyor birisi arkadaşımın çantasını koparacak kadar çekiyor. Çanta kopup yere düşüyor ve ne mutlu ki çantayı alamadan kaçıyor. Hayır yani, son paramızı da tapasa vermişiz zaten, olan pasaportlarımıza oluyordu. Derken o gecenin o şok etkisi yaratan olayından sonra hostele dönüyoruz. 

Son günümüzde Gaudi’nin diğer ünlü eseri Park Guell‘e gidiyoruz. Açıkçası, başımıza birşey gelmeyecekse, çok da ilgimizi çekmiyor. Belki fazla yüzeyseliz ama Roma gibi bir şehirde binlerce heybetli yapıyla günün her anı karşılaştıktan sonra burası bizim için sadece bir park olarak kalıyor ve bir yerlerde tekrar yemek yiyoruz. Sonra lüks markaların olduğu Passeig de Gracia‘ya gidiyoruz, biraz da kazayla. Baya şaşaalı bir cadde. Orada biraz takıldıktan sonra gece için plan yapmaya çalışıyoruz. Malum sokakta kalacağız ve sırt çantalarımızı hostelden gece olmadan almamız lazım. Sonra 8-9 civarı çantalarımızı alıp ilk Starbucks’a girip Starbucks kapanana kadar orada öylece oturuyoruz. Oldukça tasarruflu. Mekan kapandıktan sonra yine Passeig de Gracia’ya gidiyoruz. Bir bar bulup birşeyler içeceğiz, sonra havaalanına gittiğini düşündüğümüz son trenle havaalanına gideceğiz. Bara gidip bir kokteyl içip bir yerlere gecikmiyor olmanın verdiği mutlulukla trene gidiyoruz. Öncesinde aklımız tabii yine boğazımızda, biraz sandviç ekmeği ve peynir alıyoruz, gece boyunca havaalanında yemek için. Trene biniyoruz. Tek sorun, tren havaalanına gitmiyor. Bir durak önce bırakıyor. Ama suburb’lerde olduğumuz için duraklar arası baya var tabii. Saat gecenin 1’i ve biz trenden indiğimizde kendimi bir sanayi mahallesinde buluyoruz, istasyondan çıktığımız anda istasyonun kepenkleri iniyor. Bulunduğumuz yerde in cin top oynuyor ve önceki gün yaşadığımız olaydan dolayı inanılmaz paranoyağız. Tabii gecenin 1’inde sanayi mahallesinde olunca pek de haksız sayılmayız. İçgüdülerimizle hareket edip bir yöne doğru yürüyoruz. Hiçbir hareket yok. Derken bir hotel ve bir benzinci görüyoruz. Önce benzinciye gidiyoruz, tabii bizdeki gibi istasyonda çalışan benzinci yok. Neyseki büfede yaşlı bir teyze var. Bizle camın arkasından konuşuyor. Dünyanın en tatlı kadını çıkıyor neyseki. Bize taksi çağırıyor, taksiyle de pazarlık yapıyor ve ucuza havaalanına gidiyoruz. Tam bir oh çekecekken havaalanı kapısına asılmış yazıyı görüyoruz; Havaalanı saat 5’e kadar kapalı. Neyseki bu kabus birkaç metre sonra sona eriyor ve bir kapıdan, bilet kontrolü şartıyla yolcuları içeri aldıklarını görüyoruz. Biraz içeride muhabbetten sonra rahatsız sandalyelerin arasında bir pozisyon seçip uyumaya çalışıyoruz. Arada ufak dalmalar dışında tabii ki uyuyamıyoruz. Yanımda yaşlı bir amca horul horul uyuyor ve sırf onu görmek bile benim için yeterince sinir bozucu oluyor. Neyse bizim için upuzun geçen bir geceden sonra check-in desk açılıyor ve check-in’imizi yapıp uçak kapısına doğru yürüyoruz. Bir yandan “ilk defa uçağa bu kadar erken gelip gecikme telaşı yaşamıyoruz” tarzı şakalar yapıyoruz. Ta ki kapıdaki kontrole kadar. İtalya’dan çıkarken hiç sorun olmamış birşey geliyor başımıza. Sadece tek bir çanta hakkınız var diyorlar. Bizden saatler sonra gelen yolcular dahi biniyor ve biz halen iki çantayı nasıl tek bir çanta yapabiliriz, onun planını için uğraşıyoruz. Uzun bir uğraş ve bırakılan bir ayakkabı, bir çantadan sonra bir şekilde hallediyoruz ve uçağa giriyoruz. Tabii ki hemen derin bir uykuya dalıyoruz. Gözümüzü açtığımızda Brüksel’deydik. 

Barselona fotoğraflarının devamı yine facebook‘umda.